Günümüz dünyasında yaklaşık olarak sekiz milyar insan yaşamaktadır. Her aileyi dört kişi olarak kabul edersek, iki milyar aile eder. Bunların tamamı da birbirinden farklı yapıya sahiptirler. Aynı anneden babadan olan çocuklar nasıl birbirinden farklı yapılara sahiplerse, kurdukları aileler de birbirinden farklı olmaktadırlar.
Aileleri meydana getiren bireyler; o ailenin kendisine vermiş olduğu ahlak, din, gelenek ve kültür kalıplarıyla yoğrulur; kendi bilgi, beceri kalıplarıyla şekillendirir ve kendi aile yapısını oluşturur. Bu durum kuşaktan kuşağa aktarılır gider.
Şu anda var olan ailelerin hepsi; sürülmüş bir tarlaya buğday tohumu eker gibi, ekilip de on gün sonra topraktan fışkırmadı. Tarihsel süreç içerisinde toplumların bulunduğu coğrafyada, yaşam koşulları ile mücadele ede ede, bugünkü duruma gelmiştir diyebiliriz. Durum bu iken bugünkü ekonomik eşitsizlikler nasıl doğdu? Dünya herkesin ayaklarının altında da, biriler bir yerlerin, bir şeylerin sahibi olurken, bazıları neden hep ayaklar altında sürünüyor?
İnsanoğlunun dünyaya geldiği zaman elbette ki bu düzen yoktu. Hayvanlardaki güçlünün güçlüğü yok etmesi durumu insanlarda da var oldu. Sayı çoğaldıkça daha güvenli yaşamak için devletler kurulmuş. Ancak güvenlik için kurulmuş olan devletlerin arkasından, güçler farklı şekilde kullanılmaya başlamış.
Uyanığın birisi çıkmış, etrafına çıkarcılarını toplamış: “Ganimet paylaşımını kendi aramızda yapacağız, beni kral olarak destekleyin,” demiş, yönetici olmuş.
Bir başka uyanık çıkmış kendini tanrı olarak, veya tanrı elçisi olarak tanıtmış, o başka bir sömürü düzeni kurmuş. En büyük parsayı da bu tanrı ile bağlantı kuranlar elde etmiş. Ortaçağ kilisesi bunun en katı örneklerini sergilemiştir.
Yönetici ve din adamları bir kısım insanlara, var olan yaşam normlarının üstünde bir hayat vadederek, kendi konumlarının korumasını sağlamışlardır. Bunlar da güvenlik sınıfını oluşturmuştur. Bu durum tarihte böyle başladı aynen devam etmektedir.
Geriye kimler kaldı? Kimsenin tavuğuna “kış” demeyen, sessiz sakin, büyük kitleleri oluşturan dürüst dünya insanları. Onlar ne oldu? Çiftçi oldu, köylü oldu, amele oldu, köle oldu. Açıkçası çalıştı çabaladı uyanıkları beslediler.
O uyanıklar ki, dünyayı paylaştılar. Sınırlar çizdiler. Tapu çıkardılar, kadastro icat ettiler. “ Bu topraklar benim, sen buna sahip olabilmek için para vermen gerek,” dediler. Zenginler türedi. Allah ile konuşan şeyhler türedi. Bu dünyada kıçını koyacak yer bulamayan saflara para karşılığı, tanrıdan ricada bulundu aracılık yaptılar; onlara cennetten yer verdiler. O saflar da titreyip şeyhlerinin önünde top gibi yerlerde yuvarlandılar. Üç kuruş kazançlarını o uyanıkların uğrunda harcadılar. Semavi dinlerde, beşeri dinlerde durum aynı.
Sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki her iki durum da yanlış. Bir insan olarak ne başkalarını sömürecek bir yapınız olsun, ne de başkalarına sömürülecek kadar aptal bir yapınız olsun. Birey olarak sizin ailenizi seçme şansınız yoktur. Dünyaya geldiğiniz aile sizin kaderinizdir. Hem aşağısı hem yukarısı kötü. Gönül ikisinin ortasını arzu ediyor. Ecevit’in bir sözü tam da bu durumu izah ediyor: “Ne ezen ne ezilen hakça bir düzen.”
Celil Boz (celilboz@yahoo.com)
Eğitimci Sosyolog
09/08/2023